Kategori arşivi: Aile Hukuku

Boşanmada Mal Paylaşımı

BOŞANMADA MAL PAYLAŞIMI

Evlilik birliğinin kurulmasıyla birlikte eşler birbirinin malları üzerinde yetki sahibi olurlar. Bu yetkiler ve eşlerin mallarına ilişkin borçlardan sorumluluğu mal rejimi kavramı ile düzenlenmektedir. Eşlerin evlilikten önce veya sonra sahip oldukları malların evlilik sona ererken nasıl tasfiye edileceği, diğer bir değişle boşanmada mal paylaşımı yine bu kavramla ilgilidir. Medeni Kanunu’na göre eşler arasında uygulanması düzenlenen 4 çeşit mal rejimi vardır ve boşanmada mal paylaşımı bu mal rejimlerinin getirdiği şartlar dahilinde yapılır. Eşler bunlardan birini seçmek yerine şartlarını sağlamak suretiyle mal paylaşımı sözleşmesi imzalayabilirler. Mal paylaşımı sözleşmesi yapılmamış ve kanunda belirtilen diğer mal rejimlerinden biri seçilmemişse geçerli olan edinilmiş mallara katılma rejimidir.

Boşanmada Mal Paylaşımı Nasıl Yapılır?

Boşanmada mal paylaşımı, eşler tarafından seçilen mal rejiminin esaslarına göre yapılmaktadır. 2002 yılından sonra yapılan evliliklerde eşlerin herhangi bir mal rejimini seçmemiş olması durumunda yasal mal rejimleri edinilmiş mallara katılma rejimi olduğundan boşanmada mal paylaşımı da edinilmiş mallara katılma rejimi şartlarına göre yapılır.

EVLİLİK SÖZLEŞMESİ

Ayırt etme gücüne sahip ve evlenme ehliyeti bulunan eşler aralarında yapacakları sözleşmeyle istedikleri boşanmada mal paylaşımı türünü seçebilir, kaldırabilir, değiştirebilir.  Küçük veya kısıtlı eş ise yasal temsilcisinin onayı ile boşanmada mal paylaşımı sözleşmesini imzalayabilir. Mal paylaşımı sözleşmesi tarafların yazılı olarak yaptıkları akdi imzalayıp noterin onaylaması veya akdin doğrudan noterce düzenlenip tarafların imzalaması ile yapılır. İki şekilde hazırlanması bakımından geçerlilik farkı bulunamamaktadır ve imza geçerlilik şartıdır. Eşler mal rejimini evlilikten önce belirledilerse evlenme sırasında yazılı olarak bildirirler, aksi halde kural olan edinilmiş mallara katılma rejimi kabul edilmiş olur. Evlenmeden sonra da eşler noterde düzenleme veya onaylama yoluyla aralarındaki mal rejimlerini değiştirebilir yada mevcut sözleşmelerinde değişiklik yapabilir. Mal paylaşımı rejimleri evlilik tarihinde başlar, sonradan değişiklik halinde değişikliğin yapıldığı tarihten sonra sonuç doğurur. Eşler arasında mal rejimi akdi yapılmadıysa kural edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanmasıdır.

EDİNİLMİŞ MALLARA KATILMA REJİMİ

Yasal mal rejimi türü olup farklı bir mal rejimi seçilmediğinde uygulanacak kural mal rejimidir. 2002 yılından önce evlenen çiftlerde 2002 yılına kadar edindikleri mallarda mal ayrılığı rejimi, 2002 yılından sonra edindikleri mallarda ise seçtikleri bir mal rejimi yoksa edinilmiş mallara katılma rejimi boşanmada mal paylaşımı yapılırken uygulanır. Eşler mal paylaşımı sözleşmesiyle kanunda belirlenen diğer rejimlerden birini seçebilir, seçtikleri mal rejiminde sınırlı da olsa değişiklik yapabilir, artık değere katılma payını değiştirebilir. Bu rejim evlenme tarihi ile başlar. Yapacakları sözleşmesel değişiklik halindeyse sözleşme tarihinden başlayacaktır. Edinilmiş mal rejimine göre, eşlerin kişisel ve edinilmiş mallar olmak üzere iki çeşit malvarlığı vardır. Evlilik birliği sona erdiğinde edinilmiş mallar eşler arasında paylaştırılırken kişisel mallar eşin kendisinde kalır. Karine olarak bir eşin bütün malları aksi ispat edilinceye kadar edinilmiş mal kabul edilir. Edinilmiş mal; her eşin mal rejiminin devamı süresince karşılığını vererek elde ettiği mal varlığı değerleridir. Rejim sona erdiğinde eşe katılma alacağı doğar. Bu alacak hakkı ayın olarak istenemez. Bu kuralın istisnaları ise belirli şartlarla ev eşyası ve aile konutudur. Mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait olup evlilik içinde edilmeyen mallar kişisel mallardır. Hangi malların edinilmiş mal sayılacağı kanunda sayılmıştır;

1-) Eşlerin çalışmasının karşılığı olan edimler; bedel karşılığı yapılan mesleki faaliyetleri sonucu elde edilen mal varlığıdır.  Emek verilmeden kazanılan edimler örneğin bağış, miras edimleri, edinilmiş mal değildir. Eşlerin aylık maaşları çalışma karşılığı olan edimlere örnektir.

2-) Sosyal Güvenlik, Sosyal Yardım ve Sandık Ödemeleri; BAĞ-KUR, emekli sandığı, SSK gibi kurumların veya personele yardım amacıyla kurulan yardımlaşma sandıklarına yapılan ödemeler edinilmiş maldır. Edinilmiş mallara katılma rejimi döneminde alınan emekli ikramiyesi buna örnektir.

3-) Çalışma Gücünün Kaybı Nedeniyle Ödenen Tazminatlar;Yaşanan iş, trafik kazaları ve geniş anlamda haksız fiiller sonucu çalışma gücünün kaybı meydana geldiğinde alınacak tazminat edinilmiş mallar kapsamındadır.

4-) Kişisel Malların Gelirleri;Eşlerden birinin kişisel malı niteliğindeki hayvandan elde edilen süt, yavru, deri gibi edinimler, kişisel mal olan taşınmazdan elde edilen gelir buna örnektir. Eşler, mal rejimi sözleşmesi ile kişisel malların gelirlerini ve çalışmasının karşılığı olan edimlerin edinilmiş mallara dâhil olmayacağını kararlaştırabilir.

5-) Edinilmiş Malların Yerine Geçen Değerler; Edinilmiş mal satılıp elde edilen gelir, bu gelirle alınan başka bir mal buna örnektir.

Eşlerin edilmiş mal kapsamı dışındaki malları ise kişisel mal olarak adlandırılır. Kanunda kişisel mallar örneklenmiştir. Buna göre;

1-) Eşlerden Yalnız Birinin Kişisel Kullanımına Yarayan Eşya; Kıyafetler, kişisel bakım ürünleri, eşlerden yalnız birinin kullandığı mallar buna örnektir. Ortak kullanımdaki eşyalar kişisel mal sayılmaz. Mesleğin icrasında kullanılan araçlarda kişisel kullanıma tahsis edilmiş eşya kapsamında değildir.

2-) Mal Rejiminin Başlangıcında Bir Eşe Ait Olan Mal; Evlenmeden önce tarafların getirdiği çeyiz, sahip oldukları mallar buna örnektir. Mal rejimi kurulmadan eşin bu mallara sahip olması gerekir.

3-) Miras Yoluyla Edinilen Mal; Bir eşe miras yoluyla intikal eden malvarlığı değeri kişisel maldır.

4-) Karşılıksız Kazanma Yoluyla Elde Edilen Mal; Bağışlama, şans oyunları, yardım, kumar kazancı örnektir.

5-)Manevi Tazminat Alacakları;Manevi zararın doğduğu ilişki fark etmez. Ölüm, yaralama, kişilik haklarına saldırı gibi nedenlerle doğan manevi tazminat alacağı kişisel maldır.

6-) Kişisel Malların Yerine Geçen Değerler; Kişisel malın satılması, yerine başka alınan mal, elde edilen para yine kişisel mal olacaktır. Burada alınan yeni malın bedeli kişisel maldan karşılanmış olmalıdır. Yarısı edinilmiş maldan karşılanıyorsa edinilmiş mal olarak kabul edilecektir.

7-) Sosyal Güvenlik, Sosyal Yardım ve Sandık Ödemelerinden kalan yaşam süresini karşılayacak değer de doktrindeki baskın görüşe göre kişisel mal olarak kabul edilir.

Eşler mal paylaşımı sözleşmesi, bir mesleğin icrası veya işletmenin faaliyeti sebebiyle doğan veya kişisel mallarının gelirlerinin kişisel mal sayılacağı kabul edilebilir. Edinilmiş mallara katılma rejiminde her eş edinilmiş mallar üzerinde yararlanma,yönetme ve bunlar üzerinde tasarrufta bulunma hakkına sahiptir. Kural olarak diğer eşin rızasına ihtiyaç yoktur. Ancak eşlerden hangisine ait olduğu belirlenemeyen malların paylı mülkiyet halinde olduğu kabul edilir. Aksine anlaşma olmadıkça, paylı mülkiyetteki mal üzerinde tek başlarına tasarrufta bulunamazlar. Tasfiye halinde paylı mülkiyete konu bir mal varsa, eşlerden biri üstün yararı olduğunu ispat edip diğerinin payını ödeyerek o malın bölünmeden kendisine verilmesini isteyebilir. Edinilmiş mallara katılma rejiminde eşlerden her biri, kendi borçlarından dolayı üçüncü kişilere karşı bütün malvarlığı ile sorumludur. Dolayısıyla eşin borçlusu edinilmiş malvarlığına da haciz koydurabilir.

Bir eşin bütün malları aksi ispat edilene kadar edinilmiş maldır. Malın eşlerden birine ait olduğunu iddia eden kimse iddiasını ispat ile yükümlüdür. Eşlerden hangisine ait olduğu ispat edilemeyen mal eşlerin paylı mülkiyetinde sayılır.

Edinilmiş mallara katılma sözleşmesi;

-Evlilik boşanma yoluyla sona erdiyse, boşanma davasının açıldığı gün,

-Eşlerden birinin ölümüyle sona erdiyse, eşin ölüm tarihi,

-Evlilik iptal nedeniyle sona erdiyse iptal davasının açıldığı gün,

-Hâkim kararıyla rejim mal ayrılığına dönüştüyse, davanın açıldığı tarih

-Eşler başka bir mal rejimini kabul edeceklerse, mal rejimi sözleşmesi yapıldığı tarihte sona erer.

Mal rejiminin sona ermesi tasfiye aşamasını beraberinde getirir. Eşler birbirlerindeki kişisel mallarını mal rejiminin tasfiyesi sırasında isteyebilir. Yargıtay’a göre çeyiz ve ziynet eşyaları tasfiye beklenmeden de istenebilir. Bunlar elden çıktıysa bedelleri de istenebilir. Düğünde kadına takılan ziynet eşyası kadının kocaya takılansa kocanın kişisel malıdır. Eşlerin paylı mülkiyete konu malı varsa, tasfiyede, eşlerden biri üstün yararını ispat edip diğerinin payının karşılığını ödemek suretiyle malın bölünmeden kendisine verilmesini isteyebilir. Eşlerden biri diğerine ait malın edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına hiç ya da uygun bir karşılık almaksızın katkıda bulunduysa tasfiye sırasında bu malda ortaya çıkan değer artışı için katkısı oranında alacak hakkına sahip olur. Alacak malın tasfiye sırasındaki değerine göre hesaplanır. Değer kaybı söz konusu ise başlangıçtaki değeri esas alınır. Bu mal tasfiyeden önce elden çıktıysa hakkaniyete uygun bir bedel belirlenir. Malın iyileştirilmesi kişisel veya edinilmiş paya olabilir. Katkı mutlaka parasal bir değer olmalıdır. Yargıtay 2. HD 8774-9394 ilamı ve 4.6.2007 tarihli kararında belirttiği üzere ev hanımının salt ev işlerini yapması katkı olarak kabul edilemez. Eşlerin ikisi de çalışıyor veya ikisinin de gelirleri varsa bir eşin diğerinin edimlerine katkısı olduğu kabul edilir.

Her eş veya mirasçıları diğer eşe ait artık değerin yarısı üzerinde hak sahibi olurlar. Alacaklar takas edilir. Talebi katılma alacağı davası ile olur. Katılma alacağının temliki de mümkündür. Eşler arasında sözleş mesel ilişki varsa katılma alacağı zaman aşımı 10 yıl, sözleşme yoksa ve mal rejimi boşanma veya iptalle sona eriyorsa kararın kesinleşmesinden itibaren 1 yıldır.

ARTIK DEĞER NASIL HESAPLANIR

Artık değer aktiflerden pasiflerin çıkartılması ile elde edilen değerdir. Kanunda artık değer; eklemeden ve denkleştirmeden elde edilen miktarlarda dâhil olmak üzere, her eşin edinilmiş mallarının toplam değerinden, bu mallara ilişkin borçlar çıkarıldıktan sonra kalan miktardır. Aktifler hesaplanırken şu değerler hesaba katılır;

–          Mal rejiminin sona erdiği anda mevcut olan malların tasfiye anındaki değerleri

–          TMK29 uyarınca eklenecek değerler (elden çıkarma tarihindeki değeri)

–          Edinilmiş mallardan kişisel mallara giden değerler (TMK 230)

Pasiflerin hesaplanmasında ise aşağıdaki değerler göz önünde bulundurulur;

–          Edinilmiş malın borçları

–          Varsa ve istenmişse diğer eşe ödenecek değer artış payı(TMK 227)

–          Kişisel mallardan edinilmiş mala giden karşılıklar (denkleştirme)

ARTIK DEĞER = AKTİF – PASİF   

Alacak varsa takas edilir. Artık değerin yarısı talep edilir. Bu yarısına katılma alacağı denir. Her eş veya mirasçıları diğer eşe ait artık değerin yarısı üzerinde hak sahibidir. Zina veya hayata kast nedeniyle boşanma halinde hâkim katılma alacağının azaltılmasına veya kaldırılmasına karar verebilir.

Aldatılan Eş 3. Kişiye Tazminat Davası Açabilir Mi-Av.H.Çelik

ALDATILAN EŞ 3. KİŞİYE TAZMİNAT DAVASI AÇABİLİR Mİ?

Bir toplumun en küçük yapıtaşı ailedir. Gelişmiş bir toplum sağlıklı aile yapısından geçer. Türk toplumu gerek örf ve adetleri gerekse kanuni düzenlemeleriyle aileye büyük önem atfetmektedir. Bu nedenle kanun koyucu evlilik hükümlerini büyük titizlik ile hazırlamış, evlilik birliğinde eşlere bir takım yükümlülükler yüklemiştir. Bu yükümlülüklerden biride sadakat yükümüdür. Sadakat yükümüne aykırılıklar boşanma nedeni oluşturmaktadır.

Zina;  kusura dayanan, mutlak ve özel boşanma sebebidir. Mutlak olduğundan bu sebebin ayrıca evlilik birliğini temelden sarsması aranmayacaktır. Evlilik birliğinin devamında karşı cinsten biri ile isteyerek cinsel münasebette bulunulması zina olarak tanımlanacaktır. Bu tanıma göre zinadan söz edebilmek için evlilik birliği bulunmalı. Evlilikten önceki veya sonraki ilişkiler zina kapsamında değildir. Ayrılık, boşanma davalarının açıldığı sırada ya da gaiplik kararının kesinleşmemesi durumunda eşlerin sadakat yükümü devam ettiğinden kişilerin fiilleri zina oluştur.  Bu ilişkinin tek bir kez olması fiilin niteliğini etkilemeyecektir. Zina edenin kusurlu olması gerekir. Zina sebebiyle boşanma davası açma hakkı eşin zinasının diğer eş tarafından öğrenilmesinden itibaren 6 ay ve her halde zina fiilinden itibaren 5 yıl geçmesiyle ve eşin affedilmesiyle düşer. Bu affın mutlaka eşin serbest iradesinin ürünü olması gerekir. Af somut olaya göre araştırılmalıdır. Zina için mutlaka cinsel birlikteliğin gerçekleşmiş olması aranmaktadır. Ancak duygusal yakınlık kurulması suretiyle aldatma durumunda da evlilik birliğinin temelden sarsılması nedeniyle boşanma davası açılabilir. Zina TCK da suç olmaktan çıkartılmıştır. Ancak bir eylemin ceza kanununa göre suç olarak düzenlenmemesi borçlar hukukuna göre ahlaka ya da hukuka aykırı kabul edilmesine engel değildir. Eşler evlilik birliğini kurarak birbirlerine ve kurdukları aile birliğine karşı sadakat borcu altına girmektedir. Mevcut evliliğe rağmen bir başkası ile cinsel ve duygusal ilişkiye girilmesi sadakat borcunun ihlali suretiyle diğer eşe karşı haksız fiil teşkil etmektedir. Bununla birlikte evli olduğu bilenen bir kişi ile buna rağmen bilerek istenen ilişki kurulması durumunda o kişinin eşine karşı gerçekleştirilen bir haksız fiil söz konusudur. Aldatan eşin eyleminde aldattığı kadın ile birlikte bu haksız fiilden müteselsil ve birlikte kusuru bulunmaktadır.

Buna göre aldatılan eş, diğer eşin birlikte olduğu üçüncü kişiden manevi tazminatı haksız fiil hükümlerine göre isteyecektir. Haksız fiil Borçlar Kanununda düzenlenmiş olup, kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren bu zararı gidermekle yükümlüdür ifadesin yer verilmiştir. Bu tanımdan hareketle haksız fiilin 4 unsuru bulunur;

1-)Hukuka aykırı fiil bulunmalıdır. Somut konuda aldatan eş ile birlikte olduğu iddia edilen üçüncü kişi arasında bir ilişki olmalıdır. Bu ilişki evlilik birliğinde korunması gereken sadakat yükümünün ihlali görünümündedir. Eş ile üçüncü kişi arasındaki bağ diğer aldatılan eş için kişilik haklarını ihlal edecek türden duygusal veya fiziksel bir bağdır.

2-) Üçüncü kişinin karşısındaki kişinin evli olduğunu bilmesi ve bilerek isteyerek ilişki kurması gerekme, yani üçüncü kişinin kusurlu olması aranmaktadır. Bu bilme serbest iradenin ürünü olmalıdır. Karşı taraf tarafından aldatma, hataya düşürme veya korkutma gibi iradeyi sakatlayıcı nedenlerin bulunmaması gerekir. Aldatılan eş açtığı davada öncelikle bu hususu ispatlanmalıdır.

3-) Bilerek isteyerek evli bir kimseyle ilişkiye giren bireyin fiili ile diğer eşin kişilik haklarının ihlali arasında uygun illiyet bağı bulunduğu açıktır.

4-) Aldatılan eş, söz konusu aldatma fiili nedeniyle kişilik hakları saldırıya uğramış olmalı yani bir zarar doğmalıdır.

Zarar gören yani kişilik hakkı ihlal edilen aldatılan eş uğradığı zararı ispatlamakla yükümlüdür. Hâkim kusurun ağırlığı, tarafların sosyo ekonomik durumları, olayların olağan akışı ve hakkaniyete göre bir tazminat belirler. Bu tazminat manevi tazminattır. Hâkim bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir. Tazminat istemi, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yılın ve her hâlde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar. Dolayısıyla aldatma eyleminin öğrenildiği tarihten itibaren 2 yıl içinde manevi tazminat talebinde bulunulmalıdır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2010/4-129 Esas, 2010/173 Karar ve 24.3.2010 tarihli kararında davacı kadın, davalının kendisi ile evli olduğunu bildiği halde eşi ile gönül ilişkisine girdiğini bu eylemin kişilik haklarına saldırı oluşturduğunu iddia ederek manevi tazminat talep etmiştir. Kararda şu ifadelere yer verilmiştir; ‘Eşler evlilik birliğini kurmakla birbirlerine sadakat borcu altına girdikleri gibi, mensubu oldukları aile birliğine karşı da sorumluluk altına girerler. Davacının eşinin evli olmasına rağmen bir başkası ile cinsel ve duygusal ilişkiye girmesi, evlilik sözleşmesi ile bağlandığı, sadakat borcu altına girdiği eşine karşı haksız eylem niteliğindedir. Davalı kadın da, evli olduğunu bilerek davacının eşiyle gayrı resmi ilişkiye girmek ve ondan çocuk sahibi olmak suretiyle, gerek yasalarca gerek örf ve adet hukukunca korunmayan haksız bir davranış içine girmiştir. Bu davranış da açıkça haksız eylem niteliğindedir.’  Yargıtay evli kimsenin evlilik dışı birlikteliğin diğer eşin sosyal kişilik değerlerine saldırı niteliğinde olduğunu vurgulamış, bu eyleme katılan üçüncü kişinin eyleminin de aldatan eşin eyleminden ayrı düşünülemeyeceğini karara bağlamıştır. Dolayısıyla evlilik dışı birlikteliğe bilerek katılan kişi de diğer eşin uğradığı zararlardan sorumludur. Somut olayda aldatılan eş kadın olmasına rağmen kadın erkek ayırt etmeden aldatılan erkeklerde manevi tazminat talebinde bulunabilecektir.

T.C YARGITAY 4.Hukuk Dairesi Esas: 2012 / 1646 Karar: 2013 / 916 Karar Tarihi: 24.01.2013’de verdiği bir kararında; Mahkemece, davacının davaya konu ettiği olay sebebiyle kendi eşi aleyhine manevi tazminat davası açmadığı, evlilik birliğinin devam ettiği, dolayısıyla kendi eşinin eylemini hoşgörüyle karşılayan ve kendi eşini affeden davacının kişilik haklarının ihlal edildiğini öne sürerek davalıdan manevi tazminat talep etmesinin hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir., Davacının eşi ile davalı arasındaki gayri meşru ilişkiyi öğrendikten sonra, bu ilişkiyi maddi menfaatleri için teşvik ettiği ve göz yumduğu iddiasıyla davalının eşi olan ve müdür yardımcısı olarak görev yapan diğer davalı hakkında İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne ve bimer’e müracaat ederek şikayetlerde bulunduğu, ayrıca davacının bir süre psikiyatrik tedavi gördüğü anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, aldatılan eş durumunda olan ve çeşitli resmi mercilere davaya konu olayla ilgili müracaatlarda bulunan davacının kendi eşi aleyhine boşanma davası açmamış olması hakkın kötüye kullanılması olarak düşünülemez. Yine davacının kendi eşi aleyhine manevi tazminat davası açmamış olması müteselsil sorumluluk esaslarına göre davalıya yönelik talep hakkından vazgeçtiği anlamına gelmez. Şu halde, davacının kişilik haklarına yönelik saldırı sebebiyle uygun miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, istemin tümden reddi doğru değildir. Kararın bu sebeple bozulması gerekir.

Bununla birlikte Yargıtay 4. Hukuk dairesi 2015 tarihli verdiği kararında aldatılan eş tarafından 3. kişiye manevi tazminat açılmasının yolunu kapatmıştır. Kararın gerekçesi şu şekildedir; Davalının doğrudan davacının bedensel veya ruhsal bütünlüğüne yönelik hukuka aykırı bir fiilde bulunduğundan söz edilemez. Türk Medeni Kanunu’nda yükümlülüğünü ihlal eden eşin eylemini birlikte gerçekleştirdiği kişiler yönünden herhangi bir düzenleme getirilmemiştir. Davalı zararın meydana gelmesinde asli olarak sorumlu tutulamaz. Ayrıca haksız fiil sorumluluğunu, geniş ve belirsiz bir kavram olan sadakat yükümlülüğünü ihlal etmeye iştirak çerçevesinde değerlendirmek, bu sorumluluğu belirsiz hale getirecektir. Bu nedenlerle, davalının eylemi, davacının kişilik değerlerine saldırı oluşturacak nitelikte bir eylem olarak kabul edilemez.”

 Av. Halil İbrahim ÇELİK & Merve ARABACI

Anlaşmalı Boşanma Süreci

Anlaşmalı Boşanma Süreci Nasıl İşler

Anlaşmalı boşanmalarda taraflar, boşanma yönünde irade sergilemeleri nedeniyle çekişmeli boşanmaya oranlar daha hızlı ve sağlıklı bir boşanma süreci gerçekleştirilebilir. Anlaşmalı boşanma süreci bu noktada eşlerin medeni bir şekilde evliliklerini sonlandırmaları açısından önemlidir. Özellikle tarafların evliliği kafalarında bitirdiği dönemde eşler hızlı bir şekilde boşanmak isteyebilirler. Bu da anlaşmalı boşanma yoluna gitmelerine neden olur.

Anlaşmalı Boşanma Süreci Nasıl işler?

Anlaşmalı boşanma süreci, eşlerin “anlaşmalı boşanma dilekçesi” ile birlikte yetkili Aile Mahkemesine boşanma istemiyle dava açmaları sonucu başlar. Anlaşmalı boşanma dilekçesi içerisinde taraflar boşanma yönünde ortak irade sergilediklerini ve evliliği daha fazla sürdürmek istemediklerini belirterek,yapmış oldukları boşanma protokolüne de atıfda bulunmak suretiyle süreci başlatabilirler. Anlaşmalı boşanma süreci içerisinde ilk işlem boşanma dilekçesinin yetkili Aile Mahkemesine verilmesidir. Bu noktada eşler eğer varsa boşanma protokolünü de boşanma dilekçesi ile birlikte sunabilecekleri gibi henüz boşanma protokolü hazırlamamışlar ise, duruşmadan önce de boşanma protokolü sunabilirler.

Anlaşmalı boşanma süreci her ne kadar,çekişmeli boşanmalara nazaran daha kolay olsa da boşanmanın maddi ve manevi sonuçları açısından çekişmeli boşanma davasından bir farkı bulunmaz. Burada boşanmanın maddi ve manevi sonuçlarından kasıt, varsa çocuğun velayetinin kime verileceği, boşanma sonrası maddi manevi tazminat ya da nafaka ödenip ödenmeyeceği, mal paylaşımının nasıl yapılacağı… gibi bir çok husus da anlaşmalı boşanma süreci içerisinde tarafların üzerinde durmaları gereken konuları ifade eder.

Anlaşmalı boşanmalarda yukarıda saydığımız konular dışında da boşanma protokolü içerisinde tarafların uzlaşma içerisinde olmaları gereken noktalar vardır. Örneğin çocuğun velayetini almayan kişinin çocukla kişisel ilişki tesisi ne yönde olacaktır. Çocuğu bu kişi ne sıklıkla ve hangi şartlarda görebilecek, çocuğun tatillerde ve bayramlarda bu kişide kalıp kalmayacağı gibi durumlar da üzerinde durulması gereken noktalardır. Diğer yandan nafaka ve tazminatın nasıl ödeneceği, nafaka artışının ne ölçüde olacağı da boşanma prokolünde tarafların uzlaşma konuları arasında olmaktadır.

Anlaşmalı boşanma süreci nasıl işler diyen bireylerin kolay görünen bu süreci doğru yönetememeleri onların boşanma sonrası hak kaybı yaşamalarına neden olacağı için mutlaka uzman bir boşanma avukatı ile anlaşmalı boşanma davası açmaları önerilir.

Evlilik Yaşı - Av. Halil İbrahim Çelik

EVLİLİK YAŞI

Milyonlarca yıldır süre gelen gelenekler aile birliğine büyük bir önem atfetmiş, bu önem sosyolojik gelişmeler süresince de korunmuştur. Anayasal düzlemde dahi toplumun temeli kabul edilen aile, yasal bir evlilik sözleşmesiyle kurulur. Refah ve çağdaş medeniyetler seviyesinde bir topluma, her açıdan gelişimini tamamlayan bireyler sayesinde ulaşılabilir. Bireylerin kendilerini geliştirebilmelerinin ilk şartıysa sağlıklı bir aile ortamında yetişmiş olmalarıdır. Örf ve adetler, toplum kuralları ve genel mantık çerçevesinde evlilik birliğinin önemi ortaya konmuşken kanun koyucu da evlilik hükümlerini büyük bir titizlikle hazırlamıştır.

Evlilik sözleşmesinin yapılabilmesinin şartlarından biri de evlenme ehliyetine sahip olunmasıdır. Bir kimsenin evlenmeye ehil olması için, ayırt etme gücüne sahip olması, kanunda öngörülen yaş sınırını aşmış olması, bu kişi küçükse yasal temsilcisinin izninin alınmış olmasıdır. Kanunda yaş sınırının öngörülmüş olması evlenecek kişilerin fiziksel ve psikolojik gelişimlerini tamamlamaları açısından gereklidir. Taraflara birçok yükümlülük ve sorumluluk yükleyen evlilik anlaşmasını yapacak kişilerin, şüphesiz belirli bir olgunluğa erişmiş olması gerekir. Kanun evlilik yaşı belirleyerek en azından yaş açısından bir olgunluk şartı aramaktadır.

Medeni Kanunda olağan evlilik yaşı kadın ve erkek arasında bir ayrım yapılmaksızın on yedi olarak belirlenmiştir. Buna göre kural olarak on yedi yaşını tamamlamamış bir kimse evlenemez. Evlilik yaşı genel erginlik yaşı olan on sekiz olarak kabul edilmemiştir. Bu yüzden henüz on sekiz yaşını tamamlamadığı için ergin olmayan bir küçük on yedi yaşını tamamladıysa evlenme ehliyetine haizdir. Ancak on yedi yaşını tamamlayan küçük henüz tam ehliyetli olmadığından evlenme işlemini kendi başına gerçekleştiremez. On sekiz yaşını tamamlayanlar evlenmeye tam ehliyetliyken, on yedi yaşını tamamlayan mümeyyizler evlenmeye sınırlı ehliyetsizdir. Bu yüzden yasal temsilcinin evlenmeye rızasını belirten iradesinin evlenme merasiminden önce yazılı olarak yapılması ve şarta bağlı olmaması gerekir. Velayet altındaki küçüğe izni, velayet hakkına sahip ana baba birlikte vermelidir. Yalnızca birinin rızası yeterli değildir.

Bir kimse on yedi yaşını tamamlamadan önce mahkeme kararıyla ergin kılınsada, evlenme için öngörülen yaş tamamlanmadığından ergin birey de evlenemeyecektir. Mahkeme kararıyla erginliğin kazanılması kişiyi evlenmeye tam ehliyetli konuma getirmez. Ancak ergin kılınan kişi on yedi yaşını tamamladıysa yasal temsilcisinden izin almaksızın evlenebilir.

Olağan evlilik yaşı yanında, kanun koyucu bazı durumlarda henüz evlilik yaşı gelmeyen kimsenin hakimin izniyle evlenmesine olanak sağlamaktadır. Ancak bunun için aşağıdaki şartların gerçekleşmiş olması aranır;

1-) evlenme erginliğine ulaşmayan kişinin on altı yaşını tamamlamış olması gerekir. On altı yaşını tamamlayan ve ayırt edebilen birey sınırlı ehliyetsiz konumunda olsa da yasal temsilcinin izni olmaksızın hakime başvurabilir.

2-) evlenme iznini talep edebilmek için olağanüstü bir durumun ve pek önemli bir sebebin varlığı aranır. Bu şartın gerçekleşip gerçekleşmediği her somut olayda hakim tarafından takdir edilir. Somut olayda pek önemli bir sebep bulunsada, tarafların menfaatleri ihlal edileceği yada tarafların evlenmesinde bir fayda bulunmadığı kanaatine varan hakim evliliğe izin vermek zorunda değildir. Olağanüstü durumlara kadının hamile kalması örnek olarak verilebilir. Ayrıca kadının muhtaç durumda olup erkeğin varlıklı olması, kadının öksüz olması nedeniyle evliliğin menfaatine olması, kadının evlendiğinde evlilik yaşı daha küçük olan bir ülkeye gidecek olması, kadının yada erkeğin ailesine yardım edecek olması, pek önemli hallerden sayılabilir. İBK 7.06.1935,103/15 uyarınca; ‘Küçük yaşta evlenme hem fertler hem de cemiyet için şüphesiz çok defa zararlı olur. Fakat bazı beşerî ve sıhhî haller ve sebeplerden naşi bu yaştan evvel evlenmeye lüzum ve ıztırar hasıl olabilir. Mesela on altı yaşında gürbüz, yetişmiş bir oğlan çocuğun lüzumu sıhhîye binaen evlenmesi iktiza edebilir. Ve kezalik on altı yaşında kimsesiz köylü bir kız çocuğun menfaat ve muhafaza-i ırz ve namus noktasından acilen evlenmesinde ıztırar hasıl olabilir. Ve daha birçok misaller arz etmek mümkündür. Beşerî halleri yakından tetkik edenler bunları teslimde tereddüt etmezler. İşte kanunumuz bu gibi zaruretleri nazara alarak seksen sekizinci maddede fevkalade hallerde ve mühim sebeplere binaen on beş yaşını ikmal eden erkek ve kız için hakimin evlenmeğe müsaade edebileceğini kabul eylemiştir.’

Hakim on yedi yaş tamamlanmadan önce evliliğe izin verirken olanak buldukça ana baba veya vasiyi dinlemesi gerekir. Ancak bu zorunlu bir unsur değildir. Olanak bulundukça, mümkün olduğunca ana baba dinlenecektir.( Eski MK da ana babanın dinlenmesi zorunlu tutulmuştu.)  Hakim olanak bulup ana babayı dinlese de, evlilik yaşı kararını verirken onların görüşleri ile bağlı değildir.

Hakimin evlenmeye izin veren kararı, ancak talepte bulunan kişi ile kararda belirtilen kişinin evlenmesini sağlar. Yoksa kişiye evlenme ehliyeti kazandırmaz. Karardaki kişi ile evlenmeyen kimse, bu karara dayanarak başkası ile evlenemez. Yani evlilik yaşı hususu dava ile alınmış ise sadece dilekçede belirtilen kimseler için geçerli olur.

On yedi yaşını tamamlamış olup on sekiz yaşını tamamlamayanların yasal temsilcinin izni alınmadan yapılan evliliği nispi butlanla sakattır. On altı yaşını tamamlamış olduğu halde halimin izni olmaksızın evlenen kişilerle henüz on yaşını dahi tamamlamayan kişilerin yaptığı evliliğin akıbeti ise kanunda düzenlenmemiş, bu durum doktrinde tartışmalara yol açmıştır. Birinci görüşe göre evlilik yaşı tamamlanmamış olmalı, evliliğin mutlak yada nisbi butlan nedenleri arasında sayılmadığı için geçerli sayılmalıdır. İkinci görüşe göreyse küçük yaşta evliliklerde MK 153 hükmünün kıyasen uygulanması gerektiğini savunur. Buna göre bu bir nisbi butlan sebebidir ve yasal temsilci dava hakkını kullanabilir. Üçüncü görüşe göreyse küçük yaşta evlilik mutlak butlanla batıldır. Bir grup yazar bu evliliklerin evlilik yaşı hakkında hüküm veren MK 124 hükmüne aykırılık nedeniyle mutlak butlan olduğunu savunurken, diğer grup yazar, küçük yaşta evlenen tarafın ayırt etme gücünden sürekli olarak yoksun bulunması nedeniyle mutlak butlanı savunmaktadır.

Av. Halil İbrahim ÇELİK & Merve ARABACI

Evden Uzaklaştırma Tedbiri ve Koruma Kararı - Av. H. İ. Çelik

EVDEN UZAKLAŞTIRMA TEDBİRİ VE KORUMA KARARI

Türk toplumunda aile kabul edilen kutsal değerlerin başında gelmektedir. Gelenek görenek, örf adet kuralları ve kanuni düzenlemelerle aile içi ilişkiler düzenlenmeye çalışılmıştır. Anayasamızda da aile, toplumun temeli olarak nitelendirilmektedir. Toplum kurallarının öğretildiği ilk yer ailedir. Düzenli ve sağlıklı toplumlar huzurlu ve düzgün bir aile ortamının kurulmasıyla oluşur. Kanunlarda ailenin önemi nedeniyle, evlilik birliği içerisinde eşlere bir takım yükümlülükler yüklemiştir. Ancak ne yazık ki farklı toplum ve kültürlerdeki birçok kişi aile içinde şiddete maruz kalmaktadır. Şiddet en başta bir insan hakları ihlalidir. Aile içi şiddete koca, kadın eş veya çocuklar maruz kalabilmektedir. Bu durum sakatlıklara, kadınların çalışma gücünden yoksun kalmasına kadar birçok ağır neticeye neden olmaktadır. Aile içi şiddet toplumun temeli kabul edilen aile birliğini temelden sarsmakta, bu ortamda yetişen bireylerin topluma faydalı ve sağlıklı bireyler olmalarının önüne geçmektedir. Şiddet insan onuruna yapılan bir saldırıdır ve bir halk sağlığı problemidir. Günümüzde özellikle kadınların maruz kaldığı şiddet eylemlerinin giderek artması nedeniyle şiddeti önlemeye yönelik bir takım somut adımlar atılmıştır. Aile içi şiddet uygulayan kişilere verilecek ceza arttırılmış, toplumsal duyarlılık çalışmaları yapılmış, bu çerçevede 8 Mart 2012 tarihinde Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun yürürlüğe girmiştir. Bu kanun yürürlüğe girdikten sonra pratikte koruma kararı veya uzaklaştırma tedbiri olarak adlandırdığımız ve şiddet uygulayan kimsenin kadından uzaklaştırılmasını sağlayan kararlar yürürlüğe konulmuştur.

KORUMA KARARI NASIL ALINIR

Aile içi şiddet aile konutunda yaşayan bireyler arasında meydana gelmektedir. Kocanın karısına, çocuklarına ya da aynı evde yaşayan akrabalara, aynı evde yaşayan akrabaların evdeki yaşayan diğer kişilere veya evli olunmasına rağmen ayrı evlerde yaşansa da bir eşin diğerine yönelik tehdit baskı ve kontrol içeren, fiziksel, cinsel, ekonomik veya psikolojik zarar doğuran ve acı duyulmasına sebebiyet veren her türkü davranış aile içi şiddettir.  Şiddet bedensel zarar verici, tokat atmak, hırpalamak, boğazını sıkmak, işkence yapmak gibi fiziksel olarak gerçekleşebileceği gibi bağırmak, küfretmek, hakaret etmek veya ailesiyle görüştürmemek gibi psikolojik olarak da gerçekleşebilir. Tecavüz, enseste ya da fuhuşa zorlamak gibi cinsel şiddet ya da çalışmaya izin vermemek, paranın elinde alınması gibi ekonomik şiddet de söz konusu olabilir. Şiddete uğrayan aile bireyi veya şiddeti gören, tanık olan diğer kişiler şikâyet ve ihbar başvurusunda bulunarak koruma kararı alabilir. Bu başvuru polis merkezine, jandarma karakoluna, cumhuriyet savcılığına veya aile mahkemesi hâkimliğine yapılabilir. Bulunulan yerde aile mahkemesi yoksa dilekçenin sulh hukuk mahkemesine verilmesi gerekir. Şiddet uygulayan eşten alınan başka bir nafaka yoksa eşin evden uzaklaştırıldığı süre boyunca kendisinin ve çocukların geçimini sağlayacak bir nafaka talep edilebilir. Bu talep uzaklaştırmak için verilen dilekçede yer almalıdır. Ayrıca şiddet uygulayan eşin gelir durumunu gösterir belgelerinde dilekçeye eklenmesi gerekir.

4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunda aile içi şiddete maruz kalan aile bireylerinin özellikle kadınların ve çocukların korunması amacıyla şiddet uygulayan aile bireyi hakkında alınabilecek tedbirler yer almaktadır. Koruma kararı kapsamında alınacak tedbirlerin uygulanma süresi en fazla 6 aydır. Koruma kararı talebi bu süre sona erdikten sonra şiddet eylemlerin yeniden başlamasıyla yeniden istenebilir. Koruma kararı tedbirlerinden en önemlisi 6 aya kadar verilen evden uzaklaştırma kararıdır. Ayrıca ortak ev dışında başka bir yerde kalınıyorsa bu eve ve iş yerinize şiddet uygulayan kişinin uzaklaştırılması talep edilebilir. Bu koruma kararı tedbirinin verilmesi şiddet uygulayan bireyin uzaklaştırıldığı konutun elektrik, su, doğalgaz gibi giderlerini karşılamasını engellemez. Kişi uzaklaştırma sonucunda bu giderlerini karşılamıyorsa hâkime müracaat edilebilir. Mahkeme bu tedbire hükmedilmesine dosya üzerinden yapacağı evrak incelemesi ile karar verir.

KORUMA KARARI NEDENİYLE HAPİS CEZASI

Evden uzaklaştırma ve verilen koruma kararı hususuna uyulup uyulmadığı kolluk kuvvetleri denetleyecektir. Polis ya da jandarma uzaklaştırılan evi haftada bir kez ziyaret eder, komşuların bilgisine başvurur, mağdurun yakınları ile görüşür, muhtardan bilgi alır ve evin çevresinde araştırmalar yapar. Ancak ülkemizde koruma kararı hususunun uygulanması hiçe sayılmaktadır. Polisler hakkında koruma kararı verilen kadını neredeyse hiçbir zaman ziyaret etmemektedir. Şiddet uygulayan kişi bu tedbir kararına uymaz, konuta girmeye çalışırsa derhal polise, jandarmaya veya cumhuriyet savcılığına bildirilmelidir. Bu durumda cumhuriyet savcılığı kamu davası açar ve şiddet uygulayıp koruma tedbiri kararına uymayan eşe üç aydan altı aya kadar hapis cezası verilir. Ayrıca aile içi şiddet TCK’ya göre suçtur. Koruma kararı talebinden başka şiddet uygulayan kişiden TCK hükümlerine göre şikâyetçi olunabilir.

Av. Halil İbrahim ÇELİK – Merve ARABACI

Evlilikte Butlan ve Evliliğin İptali Davaları - Av. H. İbrahim Çelik

EVLİLİKTE BUTLAN VE EVLİLİĞİN İPTALİ DAVALARI

Evlilik, boşanma ile sona erebileceği gibi eğer ki Türk Medeni Kanununda(TMK) düzenlenen sebeplerin varlığı halinde iptal edilebilmektedir. Bu iki hukukî terim arasındaki ayrıma değinmek gerekirse; boşanma, taraflar arasında kurucu unsurları tamamen oluşmuş ve hüküm doğurmaya haiz bir evliliğin taraflar arasında anlaşmalı veya çekişmeli olarak sona erdirilmesi işlemidir. Evliliğin butlanı ise öncelikle evliliğin kurucu unsurlarının baştan beri yok olması yahut sonradan evliliğin birtakım sebeplerden dolayı geçersiz hale gelmesidir.

Evlilikte Mutlak Butlan

TMK 145. maddede sınırlı sayıda(numerus clausus) mutlak butlan sebepleri düzenlenmiştir. Bunun manası şudur ki, kanunun lafzı dışında yer alan herhangi bir sebep mutlak butlan sebebi teşkil etmeyecektir. Mutlak butlan sebeplerinden en az birine haiz olan evliliğin en başından beri batıl olduğunu ve mutlak butlan davasının sonuçlanması ile birlikte evliliğin başından beri hükümsüz mahiyete bürüneceğini söyleyebiliriz. Kanun lafzına göre mutlak butlan sebepleri;

-Eşlerden birinin evlenme sırasında halihazırda evli bulunması,

Evlilik sona erdirilmeksizin yeni evliliğin gerçekleştirilmemesi gerekmektedir. Ancak bu konuda görevli kişilerin kusuru yahut ihmalleri neticesinde halihazırda evli durumda olan bir şahsın ikinci kez evlenmesi mutlak butlan sebebidir. Bu durumda ikinci evlilikte gayet hüsnüniyetle evlilik kurumuna katılan diğer eşin hangi durumlarda mağduriyet yaşayıp yaşamayacağı da doktrin ve Yargıtay kararlarınca irdelenmiştir. Evliyken yeniden evlenen bir kimsenin önceki evliliği mutlak butlan kararı verilmeden önce sona ermişse ve ikinci evlenmede diğer eş iyiniyetli ise, bu evlenmenin butlanına karar verilemeyecek, diğer eşin iyi niyeti korunacaktır. Ayrıca eşin bir önceki evliliği bilmemesi, normal şartlar altında bilecek durumda olamaması durumlarında da eşin iyi niyeti korunacaktır. Bu iki koşulun varlığı halinde ikinci evliliğin geçerli olacağı Yargıtay kararlarınca kabul edilmektedir.

-Eşlerden birinin evlenme sırasında sürekli olarak ayırt etme gücünden yoksun bulunması ve eşlerden birinde evlenmeye engel olacak derecede akıl hastalığı bulunması,

Ayırt etme gücünden -temyiz kudreti- geçici yoksunluk hali bu kapsama dahil edilmeyecektir. Akıl hastalığı veya herhangi bir biyolojik rahatsızlıktan dolayı ayırt etme gücünden sürekli bir yoksunluk içerisinde bulunan şahsın hukukî bağlamda evlilik birliği kurması mümkün değildir.

-Eşler arasında evlenmeye engel olacak derecede hısımlığın bulunması,

TMK 129. madde bu hususta ayrıntılı bir düzenleme öngörmektedir. Hükme göre, Üstsoy ile altsoy arasında,kardeşler arasında, amca-dayı-hala ve teyze ile yeğenleri arasında, evlilik birliği kurulması yasaklanmıştır.

Bununla birlikte kayın hısımlığı meydana getirmiş olan evlilik sona ermiş olsa bile, eşlerden biri ile diğerinin üstsoyu veya altsoyu arasında, evlât edinen ile evlâtlığın veya bunlardan biri ile diğerinin altsoyu ve eşi arasında da evlilik birliği kurulması kanun koyucu tarafından yasaklanmıştır.

Mutlak butlan sebebiyle evliliğin iptalinin hem bireylerin hukuka aykırı fiillerini engellemek hem de kamu düzenini tesis etmek saikine hizmet ettiğini söyleyebiliriz. Bu nedenden dolayı mutlak butlan sebebiyle evliliğin iptal edilmesi davası hem Cumhuriyet savcısı tarafından re’sen açılabildiği gibi hem de mutlak butlanla sakat nitelikteki evlilikle alakalı durumda bulunan herkes tarafından açılabilir.

Evlilikte Nispi Butlan

Nispi butlanla sakat olan evlilikler ise mutlak butlan sakatlığı kadar kamu düzenini sarsıcı nitelikte değildir. Bu nedenle dava açma hakkı sadece eşlere tanınmıştır. TMK 148 ile 151. maddeler arasında nispi butlan sebepleri sınırlı sayıda düzenlenmiştir.

-Ayırt etme gücünden geçici yoksunluk

Evlilik akdinin gerçekleştiği esnada uyuşturucu maddelerin etkisinde olmak, sarhoşluk, hipnoz olmak ve sair geçici nitelikteki temyiz kudreti yoksunluğuna maruz kalan bireyler, nispi butlan sebeplerini dayanarak göstererek evliliğin iptali talebinde bulunabilirler. Bu hususta ayırt etme kabiliyetinin geçici veya süreklilik arz etmesine göre evliliğin iptalinde mutlak butlan ya da nispi butlan sebepleri dayanak gösterilebilir.

-Yanılma(Hata)

Kanun koyucu bu konuda da yoruma mahal vermeyecek tarzda iki durumdan açıkça söz etmiştir.  Kişi, evlenmeyi hiç istemediği ve bunu hiç düşünmediği kişiyle yanılarak evlenmeye razı olmuşsa(bu durumun mahkeme huzurunda ispatı da güç olacaktır) iptal talebinde bulunabilir. İkinci husus ise, eşinde bulunmasını istediği kendisi için önem arz eden bir niteliğin yanılma sonucu eşinde bulunmaması durumu; onunla birlikte yaşamayı kendisi için çekilmez bir duruma sokacak derecede etkiliyor ise eşin evliliğin iptali talebinde bulunabilmesi hususudur. Bu durumların sağlanması halinde yanılan eş evliliğin iptali talebini ileri sürebilecektir.

-Aldatma(Hile)

Eşinin namus ve şerefi hakkında doğrudan doğruya onun tarafından veya onun bilgisi altında bir başkası tarafındanaldatılarak evlenmeye razı olan–aldatılan- taraf evliliğin iptalini talep edebilecektir. Salt evlilik akdinin gerçekleştirilmesi amacıyla uydurulan yalanlardan dolayı aldatılan kişi mağdur konumundadır. Hatta bu nedenle duygusal ve psikolojik yönden yıkıma uğramışsa eğer aldatan tarafa yönelik manevi tazminat talebinde bulunabilir. Davacının veya altsoyunun sağlığı için ağır tehlike oluşturan bir hastalık kendisinden gizlenmişse, yine sırf evlilik akdinin gerçekleşmesi amacıyla bu durum eşin bilgisine sunulmamış ise aldatılan eş evliliğin iptal edilmesini talep edebilir.

-Korkutma

Evlilik akdini gerçekleştirmesi için kendisine, ailesine, yakınlarının sağlığı veya onurlarına yönelik ağır bir tehdit ile korkutularak evlenmeye razı edilen eş evliliğin iptali talebinde bulunabilir.Korkutma ve tehdit unsurlarının ortadan kalkmasından itibaren altı ay ve her halde evliliğin üzerinden beş yıllık hak düşürücü sürenin işlemesi halinde evliliğin iptali talep edilemeyecektir.Bu hak düşürücü süre sadece nispi butlanla sakat olan evlilikler için geçerlidir. Mutlak butlana yönelik herhangi bir hak düşürücü süre öngörülmediğinden her zaman evliliğin iptali ileri sürülebilir.

Nihayetinde batıl bir evlilik ancak hâkim kararıyla sona erebilir. Mutlak butlan hâlinde dahi evlenme, hâkimin kararına kadar geçerli bir evliliğin bütün sonuçlarını doğurma kabiliyetine haizdir. Nitekim butlanla sakatlanmış bir evlilikten doğan çocuklar, ana ve baba iyiniyetli olmasalar bile evlilik içinde doğmuş sayılırlar. Kanun koyucu özüne uygun olarak her zaman iyi niyetin varlığına önem göstermiş, iyi niyetinden dolayı mağduriyet yaşayan şahısların mağduriyetlerini gidermeye yönelik düzenlemeler yapmıştır. Yukarıda bahsedildiği üzere iyi niyetle evlenen ve evlenirken butlan sebeplerini öngöremeyen, öngörmesi beklenmeyen hallerden dolayı iyi niyetli eşin evlenme ile kazanmış olduğu kişisel durum TMK tarafından koruma altına alınmıştır.

Evlenmenin butlanı hususunda TMK, boşanmaya ilişkin hükümlerin esas alınacağını belirtmiştir. Bu yüzden evlenmenin butlanı davasında, yetkili mahkeme eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yerdeki Aile Mahkemeleridir.

Av. Halil İbrahim ÇELİK – Alper ÇABUK

Boşanma Nedenleri ve Boşanma Sebepleri

BOŞANMA DAVASI SEBEPLERİ VE BOŞANMA NEDENLERİ

Boşanma, eşlerin birtakım sebeplerden ötürü ortak hayatı bir arada sürdürememeleri ve bunun sonucunda hukukî zeminde evliliğin sona erdirilmesidir. Türk Medeni Kanunu(TMK) 161-166. maddeler boşanma nedenleri olarak mevzuatta düzenlenmiştir ve boşanacak çiftler de hâlihazırda düzenlenmiş olan boşanma nedenlerinden en az birine dayanarak boşanma talebinde bulunabileceklerdir.  Bu yazıda genel ve özel boşanma nedenleri ile ilgili ağır hukukî bir dille bilgi vermekten ziyade Yargıtay kararları ve Türk Medeni Kanunu ışığında gerçek hayatta karşılaşılan en ilginç ve bir o kadar da trajikomik boşanma nedenleri hakkında bilgi vermek istiyoruz;

Boşanma Nedenleri ve Haklı Boşanma Sebepleri Nelerdir?

1- Tükürmek

Gerçek hayatta bir kişinin bir başkasına tükürmesi aşağılayıcı, rencide edici, hakaretamiz bir fiildir. Bu fiil, evlilik birliği içerisinde eşlerden birine yöneltilmesi durumunda da hakaret niteliğini sürdürmeye devam edecek, evlilik içerisindeki sevgi ve saygı ortamını ağır derecede zedeleyecektir. Bu fiilin sadece eşe yöneltilmesi bir kenara, eşin ailesinden herhangi bir kişiye yöneltilmesi de evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına neden olacaktır. Tükürmenin boşanma nedenleri arasında sayılması Yargıtay tarafından da kabul edilmektedir.

2-Eş Hakkında Dedikodu Çıkarmak

Eşlerden biri hakkında asılsız ve mesnetsizce onun itibarını zedelemek, arkadaş çevresi ile ailesine karşı küçük düşürmek kaydıyla öne sürülen iddialar evlilik birliğini ve eşler arasındaki güven ilişkisini büyük oranda zedelemektedir. Nihayetinde evlilik karşılıklı bir güven ilişkisi çerçevesinde sadakat ve bağlılıkla yürütülmesi gereken bir süreçtir. Eş hakkında dedikodu çıkarmak bir boşanma nedenleri olarak telakki edilebildiği gibi kişilik haklarına yönelik bir saldırıda bulunulduğu da aşikârdır. Eş hakkında dedikodu çıkarmanın boşanma nedenleri arasında sayılması Yargıtay tarafından da kabul edilmektedir.

3- Eşin Fiziksel Görünümü İle Alay Etmek ve Onu Beğenmediğini Söylemek

Evlilik kurumunun ruhuna aykırı bir başka durum ise fiziksel görünüşle alay etmektir. Eşler birbirlerine evlilik bağı ile bağlanmış ve evlenme ile birlikte artık birer ‘hayat arkadaşı’ olmuşlardır. Eşin fiziksel görünümü ile alay etmek, onu beğenmediğini her fırsatta dile getirmek hem rencide edici hem de ikili ilişkileri zedeleyecek nitelikte bir davranıştır. İnsanlar doğar, büyür, yaşlanır ve ölürler. Eşler, bu süreçte mutlaka hayatın binbir türlü zorluklarına göğüs germek durumunda kalmış olabilirler, fiziksel olarak yıpranabilirler. Bu durumun evliliği sonlandıracak kadar büyük boyutlara taşınmasından ziyade; eşler arasında anlayışla çözülebileceği, tıbbî yöntemlerle yahut bir psikolojik danışman vasıtasıyla da sona erdirilebileceği kanaatindeyim. Eşi beğenmediğini söylemenin boşanma nedenleri arasında sayılması Yargıtay tarafından da kabul edilmektedir.

4- Çocuğun Kendisinden Olmadığına Dair Suçlamalar ve İftiralar

Eşi töhmet ve zan altında bırakan bu suçlamalarla ne yazık ki sıklıkla karşılaşabilmekteyiz. Bu tür iddialar evlilik birliğinin temelini oluşturan güven ve sadakat bağını ağır derecede zedelemektedir. Çocuğun kendisine benzemediği ve dolayısıyla çocuğun bir başkasından olduğu iddialarını her fırsatta gerek eşine gerek eşin çevresine karşı dile getirmek, eşi aşağılayıp küçük düşürmek onarılması güç zararların doğmasına sebep olabilmektedir. Nihayetinde yeni doğum yapmış bir anne, eşinin kendisine destek olması gerekirken bu tür iddiaları öne sürmesi sonucunda büyük psikolojik travmalara maruz kalabilir.  Eğer ki eşin bu tür ithamlarında haklı bir dayanağı var ise çocuk ile anne babadan alınan kan örneklerinin karşılaştırılması (DNA testi) ile gerçek sonuca ulaşılabilir. Çocuğun kendisinden olmadığı yönünde iftira atmanın boşanma nedenleri arasında sayılması Yargıtay tarafından da kabul edilmektedir.

5- Cinsel Problemler

Eşlerin aile konutu adı verilen ortak yaşam alanında hayatlarını sadakat ve bağlılıkla idame etmeleri evlilik birliğinin temel gereklerindendir. Gerek kadınlarda gerekse erkeklerde cinsel rahatsızlıklarla, problemlerle karşılaşılabilir. Cinsel rahatsızlıklar nihayetinde birer sağlık problemidir. Evlilikte toplumsal yaşamda sıklıkla dile getirilen ‘hastalıkta ve sağlıkta, bir ömür aynı yastığa baş koymak’ anlayışı cinsel hastalıklar meydana geldiğinde de korunmalıdır. Ancak cinsel hayat evlilik birliğinin doğasında mevcuttur. Biraz daha tıbbî terimlerle açıklamak gerekirse erkeklerde iktidarsızlık, kadınlarda ise vajinismus şeklinde tabir edilen cinsel problemler nedeniyle cinsel hayat sekteye uğrayabilir hatta tedavisi mümkün değil ise son bulabilir. Yargıtay’ın da bu doğrultuda verdiği kararlarda eşler arasında cinsel hayatın idame ettirilememesi halinin resmî bir sağlık raporuna binaen boşanma nedenleri olarak teşekkül ettiğini açıkça görmekteyiz. Eşlerden birinin cinsel problemlerinin olmasının boşanma nedenleri arasında sayılması Yargıtay tarafından da kabul edilmektedir.

6- Cinsel Şiddet

Cinsel ilişkiye iştirak eden eşlerden herhangi birinin buna rıza göstermemesi ve özgür iradenin cebir, şiddet, zorlama ile devre dışı bırakılması halinde cinsel ilişkiye girmek cinsel şiddeti ifade etmektedir. Bu durum, Türk Ceza Kanununda da kişilerin cinsel dokunulmazlıklarının ihlaline yönelik bir eylem olduğu kabul edilmiş ve suç olarak düzenlenmiştir. Eşlerden birinin diğerine cinsel şiddet uygulamasının boşanma nedenleri arasında sayılması Yargıtay tarafından da kabul edilmektedir.

7- Evin Geçimine Katkıda Bulunmamak

Eski Türk Kanunu Medenîsi aile reisinin baba olduğunu ve evin geçiminden bizzat sorumlu olduğunu öngörmekteydi. Ancak 2001 yılında revize edilen Medeni Kanuna göre bu yükümlülük sadece erkeğe tanınmamış, eşitlikçi bir yaklaşımla hem kadın hem erkeğe yüklenmiştir. Ailenin temel ihtiyaçlarının karşılanabilmesi amacıyla bir eşin çalışması ve kazancı yeterli seviyede değilse ve diğer eş bu duruma ilişkin hiçbir çaba gösterip eşine destek olmanın aksine davranışlarda bulunmakta ise bu bir boşanma nedenleri olarak sayılabilir. Nitekim evlilik birliğinin idame ettirilebilmesi için müşterek ve zaruri ihtiyaçların giderilmesi ön şarttır. Eşlerden birinin evin geçimine katkıda bulunmamasının boşanma nedenleri arasında sayılması Yargıtay tarafından da kabul edilmektedir.

8- Eve Uğramamak, Eşi Sürekli Yalnız Bırakmak

Evlilik birliğinin sürekliliğini sağlayan ortak yaşam alanı aile konutudur. Eşlerin geçerli bir nedeni olmaksızın günlerce eve uğramaması, eşini arayıp sormaması ve deyim yerindeyse onu yalnız bırakıp kendisi hakkında hiçbir haber vermemesi evlilik içerisindeki güven ilişkisini zedelemektedir. Bu durumun iyi niyet ve dürüstlük kuralı çerçevesinde yorumlanmasında fayda görmekteyiz zira eş işi gereği şehir dışına çıkmak ve birkaç gün aile konutundan uzak kalmak zorunda olabilir. Dürüstlük kuralı gereği bu durum eşe bildirilmeli ve aradaki güven ilişkisinin zedelenmesine fırsat verilmemelidir. Eşi sürekli yalnız bırakmanın boşanma nedenleri arasında sayılması Yargıtay tarafından da kabul edilmektedir.

9- Eski Sevgilisini Unutamadığını Dile Getirmek

Evlilikten önce yaşananların bir kenara bırakılması ve şeffaflık içerisinde eşlerin evlenmeden önceki yaşantılarına dair bilgilerin paylaşılması eşler arasındaki güven ve bağlığı artıracağından şüphe yoktur. Zira bu bilgilerin paylaşılmaması halinde eşlerin aklında sürekli bir soru işareti kalabilmekte ve bu durum sadakatsizlik esasındaparanoyaklık derecesine kadar ulaşabilmektedir. Eşlerin evlendikten sonra birbirlerine eski sevgililerinden sürekli olarak bahsetmeleri, onu unutamadığını ve onu hala sevdiğine yönelik söylemleri evlilik birliğini temelden sarsan ifadelerdir. Eşlerden birinin eski sevgilisini unutmadığı dile getirmesinin boşanma nedenleri arasında sayılması Yargıtay tarafından da kabul edilmektedir.

10- İletişim Araçları İle Güven Sarsıcı, Şüphe Uyandırıcı Davranışlar Sergilemek

 Sürekli açıklamadığı bir kişiyle mesajlaşmak, mailleşmek hatta gizli konuşmalar yapmak haklı olarak diğer eşin, kendisi hakkında birtakım şüpheler beslemesine neden olmaktadır. Bu gibi kuşku uyandırıcı davranışlar eşler arasındaki karşılıklı güven ilişkisini zedeler, nihayetinde evlilik birliğinin sarsılması işten bile değildir.

11- Aşırı Alkol Kullanımı, Uyuşturucu ve Sağlık Sorunları Yaratacak Düzeyde Sigara İçmek

Alkol kullanmak bir özgürlük olduğu kadar bu özgürlüğün sınırlanması gereken noktalar da bulunmaktadır. Özellikle aşırı alkol tüketimine binaen aile içi şiddet maalesef sıklıkla karşılaşılan ve onarılması güç yaralara neden olabilen durumlardandır. Bu özgürlük sadece kullanmakla sınırlı kalmalı aile içerisine herhangi bir huzursuzluk yaratacak şekilde sirayet etmemelidir. Aşırı sigara tüketimi de bu yönde diğer eşin -varsa çocukların- sağlığını ve yaşamını tehlikeye atacak boyutlara gelmiş ancak eş hiçbir önlem almamakta ise (örneğin astım ve KOAH hastaları) boşanma nedeni olarak ileri sürülebilir. Eşlerden birinin aşırı alkol yahut uyuşturucu kullanmasının boşanma nedenleri arasında sayılması Yargıtay tarafından da kabul edilmektedir.

12- Aile Sırlarını İfşa Etmek

Evlilik iyi günde kötü günde karşılıklı anlayış ve güven içerisinde sürdürülmesi gereken bir ortak yaşam birlikteliğidir. Eşler hayat arkadaşlarına duydukları güven neticesinde bazı sırlarını açıklamış olabilirler, bu çok normal bir durumdur zira eşlerin söz konusu paylaşılan sırları saklama yükümlülüğünün bulunduğunu ahlaken ve etik olarak söylemek mümkündür. Bu sırların üçüncü kişilere birebir veya iletişim araçları vasıtasıyla ifşa edilmesi ahlaken yanlış olacak ve eşler arasındaki güven ilişkisini zedeleyecektir. Aile sırlarını ifşa etmenin boşanma nedenleri arasında sayılması Yargıtay tarafından da kabul edilmektedir.

13-  Beden Temizliğine Özen Göstermemek

Eşlerin yaşamlarını müşterek bir biçimde ve müşterek olan aile konutunda idame etmelerinden ötürü kişisel bakımlarına özen gösterme yükümlülükleri bulunmaktadır. Bu da her ne kadar ahlakî ve şahsî bir mesele de olsa somut örnekleri bulunmaktadır. Eşlerin bu durumu birbirlerine açıklayamamaları ise bir süre sonra aradaki iletişim bağını zedeleyebilmekte ve tartışmalarla hatta boşanmayla neticelenen sonuçlarla karşılaşılmaktadır. Beden temizliğine özen göstermemenin boşanma nedenleri arasında sayılması Yargıtay tarafından da kabul edilmektedir.

14- Eşin Ailesi İle İlgili Problemler

Türk toplum yapısı gereği büyüklere saygı esastır. Eşler birbirlerinin ailelerini sevmek zorunda değillerse bile etik olarak saygı göstermeleri gerekmektedir. Ancak ne yazık ki gazete haberlerinde sıklıkla karşılaştığımız eşlerin birbirlerinin ailelerine karşı uyguladıkları şiddet vakaları gün geçtikçe artış göstermektedir. Bu nedenle karşılıklı anlayış ve suhulet çerçevesinde ortak hayat idame ettirilmelidir. Aksine eşin ailesine karşı hakaretlerde bulunmak, fiili saldırılarda bulunmak, tehdit etmek, eşini ailesiyle görüştürmemek evlilik birliğini zedeler nitelikteki durumlardır ve birer boşanma nedeni teşkil etmektedir. Eşin ailesini tehdit veya darp etmenin boşanma nedenleri arasında sayılması Yargıtay tarafından da kabul edilmektedir.

15- Aşırı Kıskançlık

Eşlerin birbirlerine anormal derecelerde kıskançlık göstermeleri aile içerisinde baskıcı ve katı bir rejimin hakim olduğu anlamına gelir ki bundan her iki eş de zararlı çıkabilir. Bu nedenle aşırı kıskançlık zaafına son verilmeli, eşler birbirlerine karşı ölçülü bir sahiplenme duygusu beslemelidir. Daha ileri derecelerinde kıskançlık kavgalara ve ikili ilişkilerde güvensizliğe yol açtığı takdirde bir boşanma nedeni olarak kabul edilebilir. Aşırı kıskançlığın boşanma nedenleri arasında sayılması Yargıtay tarafından da kabul edilmektedir.

16- İntihara Teşebbüs Etmek

Eşlerden birinin herhangi bir sebeple intihara teşebbüs etmesi halinde evlilik birliği ve birlikte yaşama iradesi doğal olarak sarsılacaktır. Evliliğin normal sona erme şekli eşlerden birinin ölümüdür. Ancak intihara teşebbüsün manası şudur ki eş artık hayatını idame ettirmek istememektedir. Bu durum eşlerin psikolojik açıdan sıkıntılar çektiklerine dair bir karine oluşturmaktadır nitekim diğer eş artık sürekli bu korkuyla yaşayacak ve deyim yerindeyse intihara teşebbüs eden eşine katlanmak zorunda kalacaktır. Bu nedenle her iki eşin de psikolojik açıdan sıkıntılar yaşaması ile bu evliliğin sağlıklı bir biçimde devam ettirilemeyeceği düşünüldüğünde bu durum da boşanma nedenleri arasında sayılabilecektir. İntihara teşebbüs etmenin boşanma nedenleri arasında sayılması Yargıtay tarafından da kabul edilmektedir.

17- Müşterek Çocuklarla İlgilenmemek

Evliliğin en tatlı meyveleri olan çocuklar eşlerin bu dünyaya bırakacakları müşterek canlı bir mirastır. Çocuklar doğumundan itibaren belli yaşlara gelene kadar ailesinin bakım ve korumasına muhtaçtır. Hem evlilik birliğini yürütmek, hem aileye gelir sağlamak için çalışmak hem de çocukların bakım ve gelişimi ile ilgilenmek her ne kadar meşakkatli de olsa bu ailelerin birincil vazifesidir. Herhangi geçerli bir neden olmaksızın eşlerden birinin müşterek çocuklarına ilgi, şefkat ve sevgi göstermemesi halinde hem çocukların gelişimi bu durumdan olumsuz etkilenecek hem de diğer eş bu yükün altından kalkmakta zorluk çekecektir. Eşlerin bu ortak yükümlülüklerini ifa etmekten kaçınmaları birer boşanma nedenleri arasında gösterilmektedir. Müşterek çocuklarla ilgilenmemenin boşanma nedenleri arasında sayılması Yargıtay tarafından da kabul edilmektedir.

18- Eşini Kendi Ailesiyle Birlikte Oturmaya Zorlamak

Aile konutu TMK tarafından yasal zeminde ele alınmış olup evlilik birliğinin devam ettiği sürece ve eşlerden birinin vefatı üzerine sağ kalan eşe belli şartlar altında özgülenebilen konuttur. Aile konutu üzerinde tapu kütüğüne şerh konulması ile birlikte eşlerin müşterek rızaları bulunmaksızın bu konut üzerinde tasarrufta bulunulamaz. Eşlerden birini kendi ailesi ile birlikte yaşamaya zorlamak ise kanun koyucunun eşlerin ve evlilik birliğinin korunması amacıyla oluşturduğu bu düzenlemelerden mahrum kalmasına neden olmaktadır. Nihayetinde eşlerin kendilerine yönelik özel yaşam alanlarının olması gerekliliği muhakkaktır. Bu konuda rızası bulunmayan eşi, kendi ailesiyle birlikte yaşamaya zorlamak ise boşanma nedenleri arasında gösterilmektedir. Eşini kendi aile ile birlikte oturmaya zorlamanın boşanma nedenleri arasında sayılması Yargıtay tarafından da kabul edilmektedir.

19- Gittiği Yeri İzah Edememek

Eşlerin birbirlerine karşı şeffaflık içerisinde evlilik birliğini yürütmesi gerektiğini belirtmiştik. Ancak bu durum sürekli bir ‘hesap sorma’ eylemine dönüşmemelidir. Eşlerin de nihayetinde evlenmeden önce kişisel bir çevresi de bulunmaktadır. Bu kişilerle orantılı ölçüde vakit geçirmesi de hoş karşılanmalıdır. Eşlerin birbirlerine olan güven duygusunu diri tutmaları gerekmektedir zira eş herhangi bir kuşku içerisinde ise ve eşinin gittiği yeri veya konuştuğu kişileri izah edememesi halinde ortada güven ilişkisinin zedeleneceği aşikârdır. Gittiği yahut kaldığı yeri izah edememenin boşanma nedenleri arasında sayılması Yargıtay tarafından da kabul edilmektedir.

20- Düğün Takılarını veya Birtakım Değerli Ev Eşyalarını Çalmak

Eşlerin evlendikten sonraki kazançları yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejimine göre ortak bir nitelik taşımaktadır. Kazançların ortak olmasına karşın eşlerden birinin ortak veya eşine ait olan ziynet eşyalarını çalması, saklaması ve bunu eşinden habersiz yapması durumu bir nevi aile içi hırsızlık fiilidir. Bu durum aile içerisindeki müşterek yaşama iradesine bir darbedir ve eşler arasındaki güven ilişkisini zedelemektedir. Bu nedenden dolayı ortak yaşama ait müşterek malların çalınması bir boşanma nedenleri arasında gösterilmektedir. Düğün takılarını yahut değerli ev eşyalarını çalmanın boşanma nedenleri arasında sayılması Yargıtay tarafından da kabul edilmektedir.

Av. Halil İbrahim ÇELİK – Hüseyin Alper ÇABUK

Soybağının Reddi - Av. Halil İbrahim Çelik

SOYBAĞININ REDDİ

Soybağı bir kimse ile onun üstsoyları arasındaki biyolojik bağlantıyı ifade eder. Soybağının reddi yenilik doğurucu bir dava olup babalık karinesinin çürütülmesiyle hüküm verilir. Bu nedenle babalık karinesinin çürütülmesi soybağının reddi olarak tanımlanmaktadır. Soybağının reddi davası açma sebepleri, davayı açabilecek kişiler ve süresi Medeni Kanun’da açıkça düzenlendiğinden bu dava dışında nüfus kayıtlarının düzeltilmesi gibi farklı bir dava ile Soybağı ortadan kaldırılamaz.

SOYBAĞI HANGİ HALLERDE REDDEDİLEBİLİR?

1-) Çocuk ana rahmine evlilik birliği içerisinde düşmüşse kocanın baba olmadığı ispat edilmek zorundadır. Evlenmeden başlayarak en az 180 gün geçtikten sonra ve evliliğin sona ermesinden başlayarak en fazla 300 gün içinde doğan çocuk evlilik içinde ana rahmine düşmüş sayılır. 300 günlük süre gebeliğin devam edebileceği en uzun süre, 180 gün ise çocuğun ana rahminde kalabileceği en az süredir. Bu süreler tıp biliminin verileri ile elde edilmiştir. Çocuk bu sürelerde ana rahmine düştüyse babalık karinesinin çürütülmesi oldukça güçtür. Davacının baba olmasının fiilen imkânsız olduğunu ispat etmesi gerekir. Davacı koca doğumdan 300 gün öncesi ile 180 gün öncesi arasında geçen 120 günlük dönemde karısıyla cinsel ilişkide bulunmadığını ispatlayabilir. Bu dönemde karısının yanında olmadığını örneğin askerde olduğunu ispatı delil niteliğindedir. Boşanma davasının açılmış olması tek başına yeterli değildir. Mutlaka söz konusu dönemde cinsel ilişkinin fiilen imkânsız olduğunun ispatlanması gerekir. Bununla birlikte, cinsel ilişkinin mümkün olmadığının ispatı yerine cinsel ilişki ile çocuğun doğumu arasındaki illiyet bağının bulunmadığının ispat edilmesi ile de babalık karinesi çürütülebilir. Bu yolda tıp biliminin verilerinden yararlanmak zorundadır. Kan testleri veya genetik incelemelerle baba ile çocuk arası biyolojik bağ kanıtlanabilmektedir. Nitekim MK m.284/2’ye göre, taraflar ve üçüncü kişiler, soybağının belirlenmesinde zorunlu olan ve sağlıkları yönünden tehlike yaratmayan araştırma ve incelemelere rıza göstermekle yükümlüdür. Davalı, hâkimin öngördüğü araştırma ve incelemelere rıza göstermezse, hâkim durum ve koşullara göre bundan beklenen sonucu, onun aleyhine doğmuş sayabilir. Kan muayenesi ve genetik incelemelerle bir erkeğin çocuğun babası olup olmadığı %99 gibi bir oranla tespit edilebilmektedir. Bu oran babalık karinesinin çürütülmesi için yeterli sayılmaktadır. Çocuğun ana rahmine düştüğü dönemde ananın başka erkeklerle de cinsel ilişkide bulunmuş olması tek başına babalık karinesini çürütmez.

2-) Çocuğun ana rahmine evlilikten önce ve ya ayrılık halindeyken ana rahmine düşmesi halinde davacının başka kanıt getirmesi gerekmez. Ancak gebe kalma döneminde kocanın karısı ile cinsel ilişkide bulunduğu konusunda inandırıcı deliller varsa babalık karinesi geçerliliğini koruyacaktır. Bu durum çocuğun çocuk evlilik birliğinin kurulmasından sonra 180 günlük en az gebelik süresinden önce doğması veya gebe kalınan dönemde tarafların ayrı olması hallerinde söz konusudur. İlk durumda davacı koca soybağının reddi davası açtıktan sonra ayrıca çocuğun kendisinden olmadığını ispatla yükümlü değildir. Çocuğun doğum tarihi ile evlenme tarihini açıklaması yeterlidir. İkinci durumdaysa davacı koca kadın eşin gebe kalma döneminin ayrılık tarihlerine denk geldiğini ispatla mükelleftir. Kadın ayrı kalınan dönemde koca ile cinsel ilişkide bulunduğuna dair kuvvetli deliller ortaya koyarsa babalık karinesi geçerli olur.

 

SOYBAĞININ REDDİ DAVASINDA TARAFLAR KİMLERDİR?

Bu dava kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardan olduğu için koca tarafından açılması gerekir. Sınırlı ehliyetsiz kocada kanuni temsilcisinden izin almadan bu davayı açabilecektir. Kocanın dava açması mümkün değilse –örneğin ölümü, gaipliğine karar verilmesi, sürekli ayırt etme gücü kaybı halinde- çocukla beraber mirasçı olanlar veya çocuk sebebiyle mirasın dışında kalanlara da bu davayı açma hakkı tanınmıştır. Fakat bu ilgililer dar yorumlanmış ve kocanın alt soyu ve anası babası olarak belirlenmiştir. Ayrıca kocanın çocuğun kendisinden olduğunu açık kabulü halinde ilgililerin bu davayı açmaları mümkün değildir. Ergin olmayan çocuk adına bu davayı kayyım açabilir. Çocuğa kayyım atanmadıysa ergin olduktan 1 yıl içinde bizzat kendisi de açabilir. Bunun dışında baba olduğunu iddia eden kişi de bu davayı açabilecektir.

Çocuk dışında dava açma hakkı bulunanların açtığı davalarda davalı ana ve çocuktur. Sadece anaya karşı açılmaz, ana ve çocuk arasındaki ilişki mecburi dava arkadaşlığıdır. Çocuğun açacağı davada ise davalı ana ve kocadır. Çocuğun ölümü halinde çocuğun mirasçılarına da yöneltilir. Ananın ölümü halindeyse çocuğa yönelecektir. Soybağının reddi davası çocuk tarafından açılmışsa dava ana ve kocaya yönlendirilir. Bu durumda da ana ve koca arasında mecburi dava arkadaşlığı bulunur. Dava ilgililer tarafında ana ve çocuğa, baba olduğunu iddia eden kişi tarafından açılması halinde ana, baba ve çocuğa yöneltilmesi gerekir. Soybağının reddi davaları, taraflardan birinin dava veya doğum sırasındaki yerleşim yeri mahkemesinde açılır. Görevli mahkeme ise Aile Mahkemesidir.

Mahkeme tarafından verilen soybağının reddine ilişkin karar kesinleştiğinde çocuk ile koca arasındaki Soybağı ortadan kalkar ancak ana ile çocuk arasındaki ilişkide herhangi bir değişiklik meydana gelmez. Verilen hüküm çocuğun doğumundan itibaren geçerli olur. Çocuk kocanın soyadını taşımaz, mirasçısı olmaz. Çocuk için yapılan edimlerin iadesi sebepsiz zenginleşme kapsamında anadan talep edilebilir.

SOYBAĞININ REDDİ DAVASINDA HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRELER NELERDİR?

Koca, davayı, doğumu ve baba olmadığını veya ananın gebe kaldığı sırada başka bir erkek ile cinsel ilişkide bulunduğunu öğrendiği tarihten başlayarak bir yıl içinde açmak zorundadır. Davacı çocuk ergin olduğu tarihten başlayarak en geç bir yıl içinde davayı açmalıdır. Ergin olmayan çocuğa atanan kayyım atama kararının kendisine tebliğinden itibaren 1 yıl, herhalde doğumdan itibaren 5 yıl içinde soybağının reddi davası açabilir. İlgililerse soybağının reddi davasını doğumu ve kocanın ölümü, gaiplik kararı veya ayırt etme gücünü sürekli kaybettiğini öğrenmelerinden itibaren 1 yıl içinde açabilirler. Soybağının reddi davası süresi içinde açılamadığında gecikme haklı bir sebebe dayanıyorsa bir yıllık süre bu sebebin ortadan kalktığı tarihte işlemeye başlar. Bu hüküm kanunda koca ve çocuğun dava açma hakkına ilişkin düzenlenmiştir. Haklı sebebin varlığını hakkaniyete göre hâkim belirler. Örneğin kocanın cezaevinde bulunması, geçici ayırt etme gücü kaybı haklı sebebe örnektir.

Av. Halil İbrahim ÇELİK – Merve ARABACI

Vesayet - Av. Halil İbrahim Çelik

VESAYET

Vesayet, küçüklerin ve kısıtlıların korunması amacıyla özel hukukta düzenlenen kurumdur. Kurum niteliği gereği kamu hizmeti görmektedir. Vasi ise küçüklük ve kısıtlılık halindeki kişilerin menfaatlerini gözetmek üzere sulh hâkimi tarafından atanan kanuni temsilcidir. Kayyım belirli bir işin görülmesi yada malvarlığının yönetilmesi için vasi makamınca kanunda öngörülen durumlarda istek üzerine veya resen atanan kişidir. Söz konusu koruma belirtilen kişilerin bizzat kendileri ve mallarını korumaya yöneliktir. Vasiler ve veliler velayet ve vesayet altındaki çocukların eğitimi bakımı menfaatlerinin korunması sorumluluğunu taşımaktadırlar. Ancak velayet vesayetten farklıdır. Velayet hısımlıktan doğar, ana baba tarafından birlikte kullanılır. Vesayet ise mahkeme kararı ile doğar. Velayet kural olarak küçükler içindir.

Küçükler kural olarak velayet altındadır. Ana babasının velayeti altında bulunan çocuğa ayrıca vasi atanmasına gerek yoktur. Ancak velayet altında bulunmayıp ergin olmayan çocukların vasi altına alınmaları gerekir. Ana ve babanın ölümü, gaipliği ve belirlenememeleri halinde küçük velayet altında bulunmayacaktır bu durumda vasilik makamı tarafından küçüğe vasi atanır. Bununla birlikte kısıtlılarda vesayete tabidir. Kısıtlama nedenleri; akıl hastalığı veya akıl zayıflığı, savurganlık, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı, kötü yönetim ve özgürlüğü bağlayıcı cezadır. Bu sebeplerin varlığı halinde hakim kısıtlama kararı vermekle yükümlüdür. Bunun yanında bazı şartlarda tam ehliyetli bireyler vesayet makamından kendisi adına kısıtlama kararı verilmesini talep edebilir. Hâkim somut olayda korumanın gerekliliğini tespit ederek karar verir. Talep olmadan mahkeme resen kısıtlamaya karar veremez. Talep yazılı veya sözlü olabilir.

Türk Medeni Kanunu’na göre iki çeşit vasilik vardır; kamu vesayeti ve özel vesayet. Kamu vesayetini vesayet daireleri, vasi ve kayyımdır. Vasilik daireleri, vesayet makamı olan sulh hukuk mahkemesi ve denetim makamı olan asliye hukuk mahkemesidir. Vasiyi sulh hukuk mahkemesi atar ve denetler. Asliye hukuk mahkemesi sulh hukuk mahkemesinin üstünde denetim yapar ve bazen son onay mercii olarak görev alır. 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’na göre vasilik makamlığı göre çocuk mahkemesine verilmiştir. Kural olan kamu vesayetidir. Ancak bazı şartlarda vasilik altındaki kişinin menfaatleri haklı gösteriyorsa vasilik bir aileye verilebilir. Özellikle bir işletmenin, bir ortaklığın veya benzeri işlerin sürdürülmesi gerektiği takdirde gerçekleşir. Vasilik makamı aile meclisi olacaktır. Aile meclisi vesayet konusu kişinin vasi olmaya ehil ve denetim makamınca dört yıl atanacak en az üç hısımdan oluşur. Meclisi de asliye hukuk mahkemesi denetler. Aile meclisi yaptığı işlemlerden doğan zararlardan aynı sulh hukuk mahkemesi gibi sorumlu olur.

VESAYETİN ŞARTLARI

1-) Vesayet altına alınacak kişi bulunmalıdır. Bu kişi velayet altında bulunmayan küçük veya ergin olup kısıtlanmış birey olabilir.

2-) Özel vesayetin kurulabilmesi için talep gerekir, hâkim resen karar veremez. Vesayet altına alınacak kişinin tam ehliyetli iki yakın hasmı veya bir hısımı ile eşinin istemi üzerine denetim makamı özel vesayetin kurulmasına karar verir.

3-) Özel vesayetin kurulmasında vesayet altına alınan kişinin haklı yararı bulunmalıdır. Kanunda bir işletmenin, ortaklığın veya benzeri işlerin sürdürülmesi gereği sayılmıştır. Demek ki bu işler sınırlı sayıda düzenlenmemiştir. Denetim makamının menfaatin haklılığı konusunda takdir yetkisi bulunmaktadır.

4-) Aile meclisine seçilen üyeler, görevlerini dürüstçe yerine getireceklerine dair güvence vermelidir. Bu güvencenin verilmesi kanunen zorunludur.

5-) Özel vesayetin kurulması için ilgili yakınlar vesayet altına alınacak kişinin yerleşim yerindeki denetim makamına başvurmalı ve bu konuda karar almalıdır.

VESAYETİN SONA ERMESİ

Özel vesayeti, kamu vesayetinin sona erme halleri aynıdır. Ayrıca aile meclisi görevini yapmadığında veya vesayet altındaki kişinin menfaati gerektirdiğinde denetim makamı her zaman aile meclisini değiştirebilir, özel vesayeti kaldırabilir. Özel vasilik sona erdirilirse yerine kamu vesayeti kurulur. Kamu vesayetinin sona erme halleri kanunda düzenlenmiştir. Buna göre küçük üzerindeki vasilik onun ergin olmasıyla kendiliğinden sona erer. Aynı şekilde hükümlünün mahkûmiyet halinin sona ermesiyle de kendiliğinden sona erecektir. Diğer kısıtlılar üzerindeki vesayet yetkili vesayet makamının kararıyla sona erer. Akıl hastalığı veya akıl zayıflığı yüzünden kısıtlanmış olan kişi üzerindeki vesayetin kaldırılmasına, ancak kısıtlama sebebinin ortadan kalkmış olduğunun resmi sağlık kurulu raporu ile belirlenmesi halinde karar verilebilir. Savurganlığı, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı veya malvarlığını kötü yönetmesi sebebiyle kısıtlanmış olan kişinin vesayetin kaldırılmasını isteyebilmesi, en az bir yıldan beri vesayet altına alınmasını gerektiren sebeple ilgili olarak bir şikâyete meydan vermemiş olmasına bağlıdır. Kendi isteğiyle kısıtlanmış olan kişi üzerindeki vesayetin kaldırılması, kısıtlamayı gerektiren sebebin ortadan kalkmasına bağlıdır.