Etiket arşivi: aile hukuku

Aldatılan Eş 3. Kişiye Tazminat Davası Açabilir Mi-Av.H.Çelik

ALDATILAN EŞ 3. KİŞİYE TAZMİNAT DAVASI AÇABİLİR Mİ?

Bir toplumun en küçük yapıtaşı ailedir. Gelişmiş bir toplum sağlıklı aile yapısından geçer. Türk toplumu gerek örf ve adetleri gerekse kanuni düzenlemeleriyle aileye büyük önem atfetmektedir. Bu nedenle kanun koyucu evlilik hükümlerini büyük titizlik ile hazırlamış, evlilik birliğinde eşlere bir takım yükümlülükler yüklemiştir. Bu yükümlülüklerden biride sadakat yükümüdür. Sadakat yükümüne aykırılıklar boşanma nedeni oluşturmaktadır.

Zina;  kusura dayanan, mutlak ve özel boşanma sebebidir. Mutlak olduğundan bu sebebin ayrıca evlilik birliğini temelden sarsması aranmayacaktır. Evlilik birliğinin devamında karşı cinsten biri ile isteyerek cinsel münasebette bulunulması zina olarak tanımlanacaktır. Bu tanıma göre zinadan söz edebilmek için evlilik birliği bulunmalı. Evlilikten önceki veya sonraki ilişkiler zina kapsamında değildir. Ayrılık, boşanma davalarının açıldığı sırada ya da gaiplik kararının kesinleşmemesi durumunda eşlerin sadakat yükümü devam ettiğinden kişilerin fiilleri zina oluştur.  Bu ilişkinin tek bir kez olması fiilin niteliğini etkilemeyecektir. Zina edenin kusurlu olması gerekir. Zina sebebiyle boşanma davası açma hakkı eşin zinasının diğer eş tarafından öğrenilmesinden itibaren 6 ay ve her halde zina fiilinden itibaren 5 yıl geçmesiyle ve eşin affedilmesiyle düşer. Bu affın mutlaka eşin serbest iradesinin ürünü olması gerekir. Af somut olaya göre araştırılmalıdır. Zina için mutlaka cinsel birlikteliğin gerçekleşmiş olması aranmaktadır. Ancak duygusal yakınlık kurulması suretiyle aldatma durumunda da evlilik birliğinin temelden sarsılması nedeniyle boşanma davası açılabilir. Zina TCK da suç olmaktan çıkartılmıştır. Ancak bir eylemin ceza kanununa göre suç olarak düzenlenmemesi borçlar hukukuna göre ahlaka ya da hukuka aykırı kabul edilmesine engel değildir. Eşler evlilik birliğini kurarak birbirlerine ve kurdukları aile birliğine karşı sadakat borcu altına girmektedir. Mevcut evliliğe rağmen bir başkası ile cinsel ve duygusal ilişkiye girilmesi sadakat borcunun ihlali suretiyle diğer eşe karşı haksız fiil teşkil etmektedir. Bununla birlikte evli olduğu bilenen bir kişi ile buna rağmen bilerek istenen ilişki kurulması durumunda o kişinin eşine karşı gerçekleştirilen bir haksız fiil söz konusudur. Aldatan eşin eyleminde aldattığı kadın ile birlikte bu haksız fiilden müteselsil ve birlikte kusuru bulunmaktadır.

Buna göre aldatılan eş, diğer eşin birlikte olduğu üçüncü kişiden manevi tazminatı haksız fiil hükümlerine göre isteyecektir. Haksız fiil Borçlar Kanununda düzenlenmiş olup, kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren bu zararı gidermekle yükümlüdür ifadesin yer verilmiştir. Bu tanımdan hareketle haksız fiilin 4 unsuru bulunur;

1-)Hukuka aykırı fiil bulunmalıdır. Somut konuda aldatan eş ile birlikte olduğu iddia edilen üçüncü kişi arasında bir ilişki olmalıdır. Bu ilişki evlilik birliğinde korunması gereken sadakat yükümünün ihlali görünümündedir. Eş ile üçüncü kişi arasındaki bağ diğer aldatılan eş için kişilik haklarını ihlal edecek türden duygusal veya fiziksel bir bağdır.

2-) Üçüncü kişinin karşısındaki kişinin evli olduğunu bilmesi ve bilerek isteyerek ilişki kurması gerekme, yani üçüncü kişinin kusurlu olması aranmaktadır. Bu bilme serbest iradenin ürünü olmalıdır. Karşı taraf tarafından aldatma, hataya düşürme veya korkutma gibi iradeyi sakatlayıcı nedenlerin bulunmaması gerekir. Aldatılan eş açtığı davada öncelikle bu hususu ispatlanmalıdır.

3-) Bilerek isteyerek evli bir kimseyle ilişkiye giren bireyin fiili ile diğer eşin kişilik haklarının ihlali arasında uygun illiyet bağı bulunduğu açıktır.

4-) Aldatılan eş, söz konusu aldatma fiili nedeniyle kişilik hakları saldırıya uğramış olmalı yani bir zarar doğmalıdır.

Zarar gören yani kişilik hakkı ihlal edilen aldatılan eş uğradığı zararı ispatlamakla yükümlüdür. Hâkim kusurun ağırlığı, tarafların sosyo ekonomik durumları, olayların olağan akışı ve hakkaniyete göre bir tazminat belirler. Bu tazminat manevi tazminattır. Hâkim bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir. Tazminat istemi, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yılın ve her hâlde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar. Dolayısıyla aldatma eyleminin öğrenildiği tarihten itibaren 2 yıl içinde manevi tazminat talebinde bulunulmalıdır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2010/4-129 Esas, 2010/173 Karar ve 24.3.2010 tarihli kararında davacı kadın, davalının kendisi ile evli olduğunu bildiği halde eşi ile gönül ilişkisine girdiğini bu eylemin kişilik haklarına saldırı oluşturduğunu iddia ederek manevi tazminat talep etmiştir. Kararda şu ifadelere yer verilmiştir; ‘Eşler evlilik birliğini kurmakla birbirlerine sadakat borcu altına girdikleri gibi, mensubu oldukları aile birliğine karşı da sorumluluk altına girerler. Davacının eşinin evli olmasına rağmen bir başkası ile cinsel ve duygusal ilişkiye girmesi, evlilik sözleşmesi ile bağlandığı, sadakat borcu altına girdiği eşine karşı haksız eylem niteliğindedir. Davalı kadın da, evli olduğunu bilerek davacının eşiyle gayrı resmi ilişkiye girmek ve ondan çocuk sahibi olmak suretiyle, gerek yasalarca gerek örf ve adet hukukunca korunmayan haksız bir davranış içine girmiştir. Bu davranış da açıkça haksız eylem niteliğindedir.’  Yargıtay evli kimsenin evlilik dışı birlikteliğin diğer eşin sosyal kişilik değerlerine saldırı niteliğinde olduğunu vurgulamış, bu eyleme katılan üçüncü kişinin eyleminin de aldatan eşin eyleminden ayrı düşünülemeyeceğini karara bağlamıştır. Dolayısıyla evlilik dışı birlikteliğe bilerek katılan kişi de diğer eşin uğradığı zararlardan sorumludur. Somut olayda aldatılan eş kadın olmasına rağmen kadın erkek ayırt etmeden aldatılan erkeklerde manevi tazminat talebinde bulunabilecektir.

T.C YARGITAY 4.Hukuk Dairesi Esas: 2012 / 1646 Karar: 2013 / 916 Karar Tarihi: 24.01.2013’de verdiği bir kararında; Mahkemece, davacının davaya konu ettiği olay sebebiyle kendi eşi aleyhine manevi tazminat davası açmadığı, evlilik birliğinin devam ettiği, dolayısıyla kendi eşinin eylemini hoşgörüyle karşılayan ve kendi eşini affeden davacının kişilik haklarının ihlal edildiğini öne sürerek davalıdan manevi tazminat talep etmesinin hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir., Davacının eşi ile davalı arasındaki gayri meşru ilişkiyi öğrendikten sonra, bu ilişkiyi maddi menfaatleri için teşvik ettiği ve göz yumduğu iddiasıyla davalının eşi olan ve müdür yardımcısı olarak görev yapan diğer davalı hakkında İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne ve bimer’e müracaat ederek şikayetlerde bulunduğu, ayrıca davacının bir süre psikiyatrik tedavi gördüğü anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, aldatılan eş durumunda olan ve çeşitli resmi mercilere davaya konu olayla ilgili müracaatlarda bulunan davacının kendi eşi aleyhine boşanma davası açmamış olması hakkın kötüye kullanılması olarak düşünülemez. Yine davacının kendi eşi aleyhine manevi tazminat davası açmamış olması müteselsil sorumluluk esaslarına göre davalıya yönelik talep hakkından vazgeçtiği anlamına gelmez. Şu halde, davacının kişilik haklarına yönelik saldırı sebebiyle uygun miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, istemin tümden reddi doğru değildir. Kararın bu sebeple bozulması gerekir.

Bununla birlikte Yargıtay 4. Hukuk dairesi 2015 tarihli verdiği kararında aldatılan eş tarafından 3. kişiye manevi tazminat açılmasının yolunu kapatmıştır. Kararın gerekçesi şu şekildedir; Davalının doğrudan davacının bedensel veya ruhsal bütünlüğüne yönelik hukuka aykırı bir fiilde bulunduğundan söz edilemez. Türk Medeni Kanunu’nda yükümlülüğünü ihlal eden eşin eylemini birlikte gerçekleştirdiği kişiler yönünden herhangi bir düzenleme getirilmemiştir. Davalı zararın meydana gelmesinde asli olarak sorumlu tutulamaz. Ayrıca haksız fiil sorumluluğunu, geniş ve belirsiz bir kavram olan sadakat yükümlülüğünü ihlal etmeye iştirak çerçevesinde değerlendirmek, bu sorumluluğu belirsiz hale getirecektir. Bu nedenlerle, davalının eylemi, davacının kişilik değerlerine saldırı oluşturacak nitelikte bir eylem olarak kabul edilemez.”

 Av. Halil İbrahim ÇELİK & Merve ARABACI

Vesayet - Av. Halil İbrahim Çelik

VESAYET

Vesayet, küçüklerin ve kısıtlıların korunması amacıyla özel hukukta düzenlenen kurumdur. Kurum niteliği gereği kamu hizmeti görmektedir. Vasi ise küçüklük ve kısıtlılık halindeki kişilerin menfaatlerini gözetmek üzere sulh hâkimi tarafından atanan kanuni temsilcidir. Kayyım belirli bir işin görülmesi yada malvarlığının yönetilmesi için vasi makamınca kanunda öngörülen durumlarda istek üzerine veya resen atanan kişidir. Söz konusu koruma belirtilen kişilerin bizzat kendileri ve mallarını korumaya yöneliktir. Vasiler ve veliler velayet ve vesayet altındaki çocukların eğitimi bakımı menfaatlerinin korunması sorumluluğunu taşımaktadırlar. Ancak velayet vesayetten farklıdır. Velayet hısımlıktan doğar, ana baba tarafından birlikte kullanılır. Vesayet ise mahkeme kararı ile doğar. Velayet kural olarak küçükler içindir.

Küçükler kural olarak velayet altındadır. Ana babasının velayeti altında bulunan çocuğa ayrıca vasi atanmasına gerek yoktur. Ancak velayet altında bulunmayıp ergin olmayan çocukların vasi altına alınmaları gerekir. Ana ve babanın ölümü, gaipliği ve belirlenememeleri halinde küçük velayet altında bulunmayacaktır bu durumda vasilik makamı tarafından küçüğe vasi atanır. Bununla birlikte kısıtlılarda vesayete tabidir. Kısıtlama nedenleri; akıl hastalığı veya akıl zayıflığı, savurganlık, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı, kötü yönetim ve özgürlüğü bağlayıcı cezadır. Bu sebeplerin varlığı halinde hakim kısıtlama kararı vermekle yükümlüdür. Bunun yanında bazı şartlarda tam ehliyetli bireyler vesayet makamından kendisi adına kısıtlama kararı verilmesini talep edebilir. Hâkim somut olayda korumanın gerekliliğini tespit ederek karar verir. Talep olmadan mahkeme resen kısıtlamaya karar veremez. Talep yazılı veya sözlü olabilir.

Türk Medeni Kanunu’na göre iki çeşit vasilik vardır; kamu vesayeti ve özel vesayet. Kamu vesayetini vesayet daireleri, vasi ve kayyımdır. Vasilik daireleri, vesayet makamı olan sulh hukuk mahkemesi ve denetim makamı olan asliye hukuk mahkemesidir. Vasiyi sulh hukuk mahkemesi atar ve denetler. Asliye hukuk mahkemesi sulh hukuk mahkemesinin üstünde denetim yapar ve bazen son onay mercii olarak görev alır. 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’na göre vasilik makamlığı göre çocuk mahkemesine verilmiştir. Kural olan kamu vesayetidir. Ancak bazı şartlarda vasilik altındaki kişinin menfaatleri haklı gösteriyorsa vasilik bir aileye verilebilir. Özellikle bir işletmenin, bir ortaklığın veya benzeri işlerin sürdürülmesi gerektiği takdirde gerçekleşir. Vasilik makamı aile meclisi olacaktır. Aile meclisi vesayet konusu kişinin vasi olmaya ehil ve denetim makamınca dört yıl atanacak en az üç hısımdan oluşur. Meclisi de asliye hukuk mahkemesi denetler. Aile meclisi yaptığı işlemlerden doğan zararlardan aynı sulh hukuk mahkemesi gibi sorumlu olur.

VESAYETİN ŞARTLARI

1-) Vesayet altına alınacak kişi bulunmalıdır. Bu kişi velayet altında bulunmayan küçük veya ergin olup kısıtlanmış birey olabilir.

2-) Özel vesayetin kurulabilmesi için talep gerekir, hâkim resen karar veremez. Vesayet altına alınacak kişinin tam ehliyetli iki yakın hasmı veya bir hısımı ile eşinin istemi üzerine denetim makamı özel vesayetin kurulmasına karar verir.

3-) Özel vesayetin kurulmasında vesayet altına alınan kişinin haklı yararı bulunmalıdır. Kanunda bir işletmenin, ortaklığın veya benzeri işlerin sürdürülmesi gereği sayılmıştır. Demek ki bu işler sınırlı sayıda düzenlenmemiştir. Denetim makamının menfaatin haklılığı konusunda takdir yetkisi bulunmaktadır.

4-) Aile meclisine seçilen üyeler, görevlerini dürüstçe yerine getireceklerine dair güvence vermelidir. Bu güvencenin verilmesi kanunen zorunludur.

5-) Özel vesayetin kurulması için ilgili yakınlar vesayet altına alınacak kişinin yerleşim yerindeki denetim makamına başvurmalı ve bu konuda karar almalıdır.

VESAYETİN SONA ERMESİ

Özel vesayeti, kamu vesayetinin sona erme halleri aynıdır. Ayrıca aile meclisi görevini yapmadığında veya vesayet altındaki kişinin menfaati gerektirdiğinde denetim makamı her zaman aile meclisini değiştirebilir, özel vesayeti kaldırabilir. Özel vasilik sona erdirilirse yerine kamu vesayeti kurulur. Kamu vesayetinin sona erme halleri kanunda düzenlenmiştir. Buna göre küçük üzerindeki vasilik onun ergin olmasıyla kendiliğinden sona erer. Aynı şekilde hükümlünün mahkûmiyet halinin sona ermesiyle de kendiliğinden sona erecektir. Diğer kısıtlılar üzerindeki vesayet yetkili vesayet makamının kararıyla sona erer. Akıl hastalığı veya akıl zayıflığı yüzünden kısıtlanmış olan kişi üzerindeki vesayetin kaldırılmasına, ancak kısıtlama sebebinin ortadan kalkmış olduğunun resmi sağlık kurulu raporu ile belirlenmesi halinde karar verilebilir. Savurganlığı, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı veya malvarlığını kötü yönetmesi sebebiyle kısıtlanmış olan kişinin vesayetin kaldırılmasını isteyebilmesi, en az bir yıldan beri vesayet altına alınmasını gerektiren sebeple ilgili olarak bir şikâyete meydan vermemiş olmasına bağlıdır. Kendi isteğiyle kısıtlanmış olan kişi üzerindeki vesayetin kaldırılması, kısıtlamayı gerektiren sebebin ortadan kalkmasına bağlıdır.